Terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısı dün kamuoyuna duyuruldu.

Öcalan, ortaya çıkış koşullarının ortadan kalkması nedeniyle PKK’nın kendini tekrar etmeye başladığını, ömrünü tamamladığını ve örgütün feshinin gerekli hale geldiğini vurguladı.

Ulus devlet ve federasyon gibi çözümlerin de arayışlarına cevap olmadığını kaydeden Öcalan, PKK’ya “Silahları bırakın, devlet ve toplumla birleşmek için kongreyi toplayıp kendinizi feshetme kararı alın” çağrısı yaptı. Bu son derece net ve beklentisiz bir çağrı.

Kandil, Sincar ve Rojova’da bulunan PKK’lılar bu çağrıya olumlu karşılık verirse “Kürdistan İşçi Partisi” ismiyle 41 yıldır yüzlerce kanlı saldırıya imza atan örgüt tarih olacak.

Bu da çok olumlu bir gelişme, Türkiye tarihi açısından önemli bir kırılma.

Açıklamasında Kürtlerle Türklerin ilişkisinin yeniden düzenlenmesini isteyen Öcalan, bunun da ancak demokrasiyle, demokratik toplumla, siyasal alanın mevcudiyetiyle mümkün olabileceğine işaret etti.

Öcalan ve mesajını taşıyan siyasetçiler de çok iyi biliyor ki demokrasinin, hukuk devletinin, özgürlüklerin sadece Kürtler için değil, herkes için bu kadar işlemez ve erişilmez olduğu, kayyumların, soruşturmaların havada uçuştuğu, gazetecilerin, siyasetçilerin içeride olduğu bir dönemde bu beklentileri karşılanmayacak.

Haliyle de sorular sormaya, şifre okumaya gerek yok. Fotoğrafı şöyle özetleyebiliriz: Öcalan, yenilgiyi kabul etti, sıra PKK’da.

Başlayan sürecin olumlu sonuçlanması, terörün tamamen tarih olması
dileğiyle...

Doğruysa vahim!

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu dün Ankara’daydı.

Konu Cumhurbaşkanlığı adaylığıydı ama benim dikkatimi çeken şey
başkaydı. İmamoğlu Beykoz Belediyesi’ne yönelik polis operasyonu hakkında şu iddiayı paylaştı:

“Geçen hafta akşamüstü Beykoz Belediyesi’ne polisler geldi. Bazı dosyalar istediler. Ellerinde de savcı imzalı belge vardı. Ne oldu biliyor musunuz?

Belgede imzası görülen savcının, o belgeden haberi bile yoktu. Doğal olarak imzası da yok.

Ben o belgeden anlamam ama o belgeye, barkoda bakıldığında, o barkoddan hiçbir şeye ulaşılamıyor ve görülemiyor. Ortalık karıştı, bu iş ayyuka çıkınca, kötü planın sahibi belli ki çok öfkelendi, kişisel husumete işi döker gibi, sabah saat 04:00’te belediye başkanının evine baskın yapıldı.”

***

İmamoğlu cephesi, biraz önce yazdıklarımı okuyunca “iddia değil, gerçek” diye tepki göstermiş olabilir. Bunu yapmakta haklı da olabilirler. Zira, belediyede olup bitenleri birinci ağızlardan dinlemişlerdir. Hatta belki belediyenin kameralarına dahi yansımıştır.

Ancak ben yine de iflah olmaz bir iyimser olarak gerçek olduğuna inanmak istemiyorum. İddia olarak kalmasını diliyorum.
Neden mi?

Arz edeyim:

Gerçekse, bu yapılan bir hukuk devletinin tabutuna çakılan son çivi gibi olur.

Düşünsenize, siyasetçilere operasyon yapılıyor.

Kolluk kuvvetleri belediye basıyor. Ancak operasyonun anahtarı olan savcılık talimatı “karşılıksız” çıkıyor.

Bir resmi evrak “karşılıksız” ise “sahte”dir.

Devletin kolluk kuvvetlerinin “sahte” bir savcılık yazısıyla operasyon yapması hangi hukuk devletinde mümkün olabilir?

***

Diyeceksiniz ki “Deveye sormuşlar ‘boynun niye eğri’? O da demiş ki ‘nerem düz ki?’”

Ne bileyim belki de “Cumhurbaşkanı’nın muhalefet partisi liderini ‘Ayağını denk al, yoksa denk getirmesini biliriz’ diye tehdit ettiği bir ortamda, kolluk kuvvetlerinin bunu yapmasının neresi anormal?” dersiniz.

Haklı da olabilirsiniz.

Ancak ben yine de diyeceğim ki bu sahteliklere alışmamalıyız. Sonuna kadar hukuk devletini savunmalıyız. HSK’yı, mülki amirlerini bu sahteliğe karışanlara karşı kayıtsız kalmamaya çağırabiliriz.